Efsaneye göre, At Meydanı’nda bulunan Dikilitaş’ın dibinde bakırdan tılsımlı bir el varmış.

Hangi tüccar İstanbul’a bir mal getirecek olsa doğru Dikilitaş’a gider, mala biçtiği değerin
tutarını elin içine koyarmış. Bu bakır el, getirilen malın gerçek değerini, avucunu kapatarak
bildirirmiş.

Günlerden bir gün, Anadolu’dan gelen bir tüccar, satmak üzerinde yanında getirdiği bir atla
birlikte Dikilitaş’a gelmiş ve atın bedelini söylemiş. “On bin akçe”…

Sonrasında da bakır ele parayı saymaya başlamış. Ancak, konulan para kırk akçeyi bulduğunda el kapanmış. At tüccarı çok öfkelenmiş bu duruma.

“Kırk akçe ne demek? Ben bunu on bin akçeye bile vermem. Ben bu eli şöyle yapar böyle
ederim” diyerek önce sövüp saymış, sonra da hırsını alamayıp bir vuruşta eli kırmış.

Çevredeki kollukçular hemen adamı yakalayıp anında boynunu vurmuşlar. İki gün geçmeden
de at ölmüş, derisi de kırk akçeye satılmış.

Bu efsanede sözü geçen “At Meydanı” neresidir derseniz hemen söyleriz. İstanbul’un birinci tepesinin çekirdeği olarak kabul edilen Hipodrom, Roma çağından kalan bir isimdir ve
Türkler, İstanbul’u aldıktan sonra burasının adını Türkçeleştirdiler: “At Meydanı”…

Hipodrom, sadece yarışmaların yapıldığı bir yer değildi, özellikle Bizans’ın parlak
dönemlerinde, imparatorluk içindeki siyasi çekişmelerin de yaşandığı bir merkezdi.

Ayasofya yönündeki düz kenardan başlayan araba yarışları, şimdi Marmara Üniversitesi Rektörlük
Binasının bulunduğu yuvarlak uçtan kıvrılıp yine başladığı yere döner ve orada biterdi.

Genellikle, bu araba yarışlarında hipodrom arenası yedi” kez dönülürdü. Çünkü 7 rakamı,
Roma’da olduğu gibi Bizans’ta da kutsal ve uğurluydu.

Kaynak: Focus Dergisi Temmuz 2005

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir